adsense

5 Ağustos 2018 Pazar

Joseph Walser'ın Makinesi ve Bir Adam:Klaus Klump

Şaşkınlık uyandırıcı şeyler ulaşılmazken, tekdüzelik insanın burnunun dibinde.

İnsanları henüz var olmayan bir şeyle korkutarak etkileme tekniği çok eskidir.

Karışıklık zamanlarında mantıklı olanlar geri çekilir ve cesur geri zekalılar kendilerini ortaya atar.

Hiçbir sözcük eylemde bulunmaz, ama bazı sözcükler onları kullanan kişinin bedenini öylesine teşvik eder ki, o kişinin eyleme geçmemesi artık, kendisine başka bir adammış gibi bakmayı başarabilen herhangi bir adam için kabullenemez bir şey, korkakça bir ayıp haline gelir.

Zarların elinden çıkmasından önceki an hissettiği şey "her şeyin değişebileceği" duygusuydu.

-çok daha fazlası çalınmıştı ondan: Hareket olsalılıkları.Tek kelimeyle, istekleri.Artık gerçekleştiremeyeceği niyetleri vardı şimdi.

Ve insanoğlu arzularından ötürü asla aramaktan vazgeçmeyecek.Neyi mi? Ondan çalınmış olanı.

...sadece tekrarlar onları yatıştırabiliyordu, sadece tekrarlar her bireyin ertesi gün uyandığında kendisini yine bir insan olarak bulmasını sağlayabiliyordu.

Demek ki, insan başkalarının dikkatini çekmeyi arzulamıyorsa bu yeterince güçlü olmamasından kaynaklanıyordu.

Doğada utanç yoktur.Hayvanlar yasayı bilir: Güç, güç, güç....İnsanlar doğaya zayıflar tarafından icat edilmiş şeyleri yerleştirmek istiyor...Savaş sırasında yaşamda sadece iki yön vardır: Onlarla ya da onlara karşı.Ölmek istemiyorsan daha güçlü olanın çizmelerini öpersin, işte o kadar.

Bir ulusun felsefesi sıradan nüfusunun ortalama gaddarlıklarıyla ölçülür.

Demokrasi bir grup adamın Gücü kaybetmesinin bir sonucudur.Küresel zayıflığın bir kazancıdır.

Para gerektiğinde demokrat, gerektiğinde diktacıdır...Kendi koyduğu yasalara uyar:Para işte.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Somon Balığıyla Yolculuk

Parodi: Ciddi sayılan bir eserin bir bölümü veya bütününü alaya alarak, biçimini bozmadan ona bambaşka bir özellik vererek biçimle öz arasındaki bu ayrılıktan gülünç etki yaratan bir oyun türü

Eski zamanda Bongalılar iki nedenden alkışlarlarmış:İyi bir gösteriyi beğendiklerinden ya da büyük hünerleri olan birini onurlandırmak için.Alkışın süresi, kimin en çok beğenildiğini ve sevildiğini ortaya koyarmış.

Dört sentlik bir külah yerine alınan iki tane iki sentlik külah, ekonomik açıdan bakıldığında israf anlamına gelmiyordu, ama sembolik olarak elbette buydu anlamı....yoksulluğa hakarettiler, hayali bir ayrıcalığın sergilenmesi, zenginlikle övünmeydiler.

Eski günlerin ahlakı hepimizi güçlüklere dayanan kişiler yaptı, bugünün ahlakı ise hepimizin birer lüks ve zevk düşkünü olmamızı istiyor.

...eğer kendinizi bir hiç olarak hissetmek istemiyorsanız bir yere ait olmanız gerekir...Seçimimi yaptım.İtalya Flüt Derneği.

İnsanların ne kadar kötü olduklarını bu çocuklara unutturmak için onlara ısrarla ayıların iyi olduğunu öğrettik.Oysa insanların ne olduğunu ve ayıların ne olduğunu onlara dürüstçe anlatabilirdik.

Bu kentin kimliğini güneş ışığında değil pusta aramalısınız.Siste yavaş yürürsünüz, kaybolmak istemiyorsanız gideceğiniz yeri bilmelisiniz...Sis iyidir, kendisini tanıyanları ve sevenleri sadakatle ödüllendirir.

Sisin içindeyken dış dünyadan korunursunuz, içsel benliğinizle yüz yüze kalırsınız.

...Bilge kişi, gerekliliğin bilincinde olandır. Baudolino bir mucize daha yaratır: Saf bir Lombardiyalıyı mucizelerin az bulunur şeyler olduğuna inandırır.

Umberto Eco

12 Temmuz 2018 Perşembe

8 Temmuz 2018 Pazar

Tutku,Değişim ve Zarafet -1950'li Yıllarda İstanbul

...1950'lerde İstanbul'un kültürel kimliği dönüşüm geçirir.Demokrat Parti döneminde peş peşe göç dalgalarının yaşanmasının somut nedenleri var.1940'ların ikinci yarınında..gözlenen üretim yoğunlaşması,Balkanlar'dan gelen göçmen aileler..., çocuklarına daha iyi bir eğitim olanağı hazırlamak..için Anadolu'dan İstanbul'a gelenler çoğalır.

İstanbul 1950'lerde çok kültürlü yapısını büyük ölçüde korumaktadır.Şehrin sokaklarında Rumca, Ermenice sohbetlere, Judeo Espanyol şarkılara rastlamak mümkündür....6-7 Eylül progromu, İstanbul'un çok kültürlü yaşamına büyük bir darbe indirir...kozmopolit yapısıyla tanınan mahalleler tek kimlikli semtlere dönüşür.

Adnan Menderes "mührünü" İstanbul'a vurmak isteyince şehir ihtiraslı bir iktidar projesinin nesnesi haline gelir...Başbakan " fahri belediye başkanı" olarak 1956'dan itibaren hız kazanan  imar faliyetlerinin birçoğuna doğrudan müdahil olur...En ağır üzüntüyü yaşayanlar ise İstanbul'da birden çok tarihi kilisesi yıkılan Rumlardır.

1950'lerde uzaklaşmanın sınırları çok daha alçakgönüllü...Suadiye,Florya,Dragos,Adalar ya da Yalova, Çınarcık, sayfiye denince akla gelenler bunlar...

1950'lerde ada vapuru hikayeleri içinde en popüler olanlar aşık çiftlerin "uygunsuz halleri"dir.

Denizin üstünde, meraklı bakışlardan uzak denize girme arzusunun 19. yüzyılın ortalarında deniz hamamı denilen dört tarafı kapalı mekanların inşa edilmesini teşvik ettiğini biliyoruz....Deniz hamamı yerine plajların geçmesinin başlangıcı ise İstanbul'un işgal günlerine rastlar. İtilaf Devletleri tarafından İstanbul'a getirilen ve Yeşilköy-Florya tarafında kamplara kalan beyaz ruslar kadınlı,erkekli denize girmeye başladığında İstanbulular önce hayret eder, sonra yavaş yavaş plaj kültürüne adapte olmaya başlarlar.1935'te Mustafa Kemal'in Florya'ya gelmesi ve mimari Seyfi Arkan olan Cumhurbaşkanlığı yazlık köşkünün yapılması sonrası bölge hızla gelişir.Lütfü Kırdar..Florya'daki plaj tesilerini geliştirir....1950'lere doğru Moda ve Fenerbahçe dışındaki deniz hamaları tarihe karışır...

1950'ler aynı zamanda gazinolarda "matine" adı verilen programların popülerlik kazandığı zamanlardır.İki çeşit matine...ailece ve içki servisi olmaz...kadınlar matinesi..erkek olmaksızın sevdikleri sanatçıları dinlemeye giderler.

Ahmet Tanrıverdi, eğlencenin lokomotifinin Rumlar olduğunu, Müslümanların onlara imrenerek baktığını söyler.

Tanrıverdi 6 eylül gecesine dair:
...Bu vandalistlerin adalı olmadığını ama onları yönlendirenlerin adalı Demokrat Parti militanları olduğunu gördüm.İşin suyu çıkmış, CHP'lilerin de ev ve işyerleri tahrip ediliyordu...

1950'li ve 1960'lı yıllarda İstanbul'un gözde sayfiye yerlerinde...tiyatrosu,sergisi ve konserleri eksik olmaz.

Meyhane kültürünün hası Rum meyhanecilerin elinde, onların mekanlarında öğrenilir....2.Dünya Savaşı yıllarında ise Galata meyhaneleri de payını alır ve hızla irtifa kaybeder.1950'lerin İstanbul'unda sayıları azalmış ve yerlerini içkili restoranlara ya da gazinolara bırakmıştır.

...likörü fabrikada üretme fikri 1930'da ilk denemeyle, 1932'de ise seri üretimle ticari olarak yaşama geçirilir.Mecidiyeköy Likör ve Kanyak fabrikası...1950'ler de likör ikram etme alışkanlığının yaygınlık kazandığını görüyoruz.

...Bakır renkli bir şişede sunulan Paşa Likörü de dünya içki piyasasındaki en kaliteli üç kahve liköründen biriydi.

Bomonti Bira fabrikası..1934'den itibaren Tekel İşletmesi olarak İstanbullulara ve tüm ülkeye bira üreti.

İstanbullu deniz kirliliği nedeniyle artık uskumrudan yapılan çirozun tadını unutmuş durumda.

...çay tüketiminden önce kahvehane kültürünün kök saldığı bu topraklarda...çay içmenin yaygınlaşması ancak 1950'lerin ortalarına denk düşer.Ekonomik kriz sonrasında kahve ve ithalatı azalınca kahvesizlik tiryakilerin başına vurur.

Bakırköy hastanesinde...düşünen adam heykeli.

1956'da 23 binden fazla köpek itlaf edilir.

1952...500 seneden beri ilk kez bir yunan hükümdarı İstanbul'a ayak basmak üzeredir.

1950'de Rumlar yüzde 96 oranında "Enosis" demiştir, yani Yunanistan ile birleşme...

Ayasofya'nın camiye dönüşme talebi ise Menderes iktidarının ilk  dönemininde dillendirilmeye başlanmıştır.Nasıl olsa DP hükümeti ezanın yeniden arapça okunmasına kapıyı açmıştır...

 1955-57 tarihleri arasında..hisar içindeki tarihi mahalleler ve ahşap evler işgalci ve gecekondu görülerek kamulaştırılıp yıkılmıştır.

1954 yılında gündeme alınan Kıbrıs sorununun faturası...6-7 Eylül'de pogroma dönüştüğünde azınlıkların yaşadığı şehirler sarsılır...en fazla zararı İstanbul'un binlerce yıllık Hristiyan ve Yahudi nüfusu görür...

....sadece bir kıvılcım nedeniyle yayılmaz bu ateş.Günlerce öncesinden hazırlık yapılmıştır, hangi adreslere gidileceği,nerelerin yıkılıp döküleceği..listeler halinde dağıtılmıştır...şehrin dışından ellerinde kesici, delici aletli olan kitlelerin kamyonla taşındığını anlatır.

...askerler şehrin sokaklarına inmiştir...Kendilerine siten eden İstanbullulara yanıtları bellidir: "Müdahale emri gelmedi"

Barış Vahası anlamına gelen Neve Şalom.

1948'de İsrail'in kurulmasının ardından...Yüzlerce Yahudi'nin yüzlerce yıllık topraklarını terk edişi...

Emniyet 1951'de klakson çalınmasını belirli bölgelerde yasaklayan bir karar alır.

Gecekondular..1940'lı yılların ortalarında başlar ve yaklaşık bir kırk yıl kadar devam eder...Gecekonduların neden belirli semtlere yoğunlaştığını anlamak için üretim alanlarına bakmak şart...Kağıthane, Bomonti ve Dolapdere...

İstanbul'un birçok bölgesi 1950'lerin ikinci yarısında baştanbaşa yeniden imar edilir.1956 bir dönüm noktasıdır..bu dönemde girişilen "imar hareketinin" yasal çerçevesini oluşturur.
İmar hareketiyle yollar, bulvarlar, meydanlar açılır...tarihi eserler de dahil olmak üzere çok sayıda bina,işyeri ve ibadethane yıkılır.En ağır hasar Karaköy ile Kabataş arasındaki bölümdedir.

Yüksekkaldırım ününü İspanyol tarzı merdivenlerinden almıştır...1956'da yoldaki yayvan basamaklar tamamen kaldırılır ve düzleştirilir.Sonrasında araç trafiğine açılır ve o pitoresk hali kaybolur.

İspanya'da ki bir gazete'den  "Yol asfaltlamak hükümet etmek değildir."



29 Haziran 2018 Cuma

Anka Kuşu Erdal İnönü anlatıyor

Nasıl Hatırlıyorsunuz Atatürk'ü?
Efsane gibi tabii...korkuyla saygı karışımı büyük bir hayranlık vardı tabii.

Başbakanı yolda yürürken görenler ne yapardı?
Selamlaşırlardı.O zaman Çankaya yolu çok kalabalık değildi, ama büyükelçilerden, bürokratlardan da yürüyenler olurdu...
Babamın şoförlüğünü yapan bir genç vardı; o yürürdü babamla beraber, belki bir de arkadan bir polis gelirdi, o kadar...

...babamın bir karakteristiği, ki o bana geçmemiş, kaybetmeyi hiç sevmezdi.

Babamın üç dili de gayet iyiydi.Önce Almancayı öğrenmiş, sonra Fransızcayı.Diplomatik dili Fransızcaydı...İngilizce lügatlar okurdu.

Atatürk ve İnönü."Niye kavga ettiler? diye değil, "Nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalışabildiler? diye sormak gerek."

Babam başbakanlıktan ayrıldıktan sonra öğle yemeklerine arkadaşları gelirdi..O yıl onlarla konuşurken hep dile getirdiği bir tema vardı.Derdi ki:
"Bakın,  Türkiye Cumhuriyeti çok iyi kurulmuştur ve iyi işlemektedir.Tek bir eksiği vardır: O da Meclis'te meşru bir muhalefet partisinin olmaması..."
Babam hep İngiltere'yi örnek gösterirdi.

1946'da gündeme getirdiği sistemin zihni hazırlığı, on yıl öncesinden başlamıştı yani?
Evet..

Paşa o dönem viyolonsel dersleri de almış galiba, değil mi?
..Sanırım bir yıl kadar ders aldı.

Atatürk ve babamın kuşağı, imparatorluğun son döneminde askerlikte yetişmiş insanlar...O zaman Türkiye'de Harp Okulu en iyi okulmuş.En yetenekli insanlar asker olmayı tercih etmişler...

Orhun Yazıtlarından

"Yukarıda gök çökmese, / Yerde yer yarılmasa, /
Ey Türk ulusu, / Senin ülkeni kim bozar" gibi bir şeydi

Muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu.Onun için en kolay suçlama yolu,
"Köylüler zorla çalıştırılıyor.Köy Enstitüleri'nde kız erkek çocuklar bir arada kalıyor.Ve burada onlara komunistlik aşılanıyor."
Bu propagandalar hep yapıldı ve çok etkili oldu...Sonra da Hasan Ali Bey ayrılmak zorunda kaldı.

Köy Enstitülerinin çok parlak, çok önemli kuruluşlar olması, onlardan boylarını aşan hizmetler bekleme hevesini doğuruyor. "Köy Enstitüleri kapanmasaydı, bugun çektiğimiz sıkıntılar olmazdı" diye bir izlenim var.Bu da gerçekçi değil.Bugun çektiklerimiz, geçmişten gelen birtakım yanlış alışkanlıkların devam etmesiyle ortaya çıkan sıkıntılar....Bunları tek başına Köy Enstitüsü mezunları ortadan kaldıramazdı.Ama devam etseydi kuşkusuz daha iyi bir eğitim görecekti öğrencilerimiz...

Babam konulara gerçekçi yaklaşırdı."Köy Enstitülerine yazık oldu" diye söylendiğini hatırlamıyorum.Düşünmüş olabilir, fakat gerçekçiydi babam. Demokrasi içinde ilerlerken bir takım kurbanlar vermek gerekir.Köy Enstitüleri de ilk kurban oldu....Demokrasiye geçme günlerinde şunu söylerdi:
"tek partili rejimde istediğinizi yaparsınız.Gelişiyorum sanırsınız, fakat bir gün duvara çarparsınız.Çünkü ne yaptığınızı tam manasıyla göremezsiniz.Demokraside ilerleme yavaş oluyor, ama sağlam oluyor."

Türkiye savaşa girmedi ama köylüler askere alındı.Çiftçilik yapamdılar, mahsul üretemediler, bu bir kıtlık yarattı....Bu arada tabii gelir de azaldı, mali sıkıntılar arttı ve bu sıkıntıyı önlemek için yeni vergi koymak gerekti.Varlık Vergisi böylece ortaya çıktı.Mevcut varlıktan vergi almak...
Türkiyede ki varlıklı insanların çoğu gayrimüslimlerdi.Varlık vergisi çıkınca,,,, onlardan daha çok vergi almaya girişti...

Dünya savaştayken Türkiye'de barış ortamı, milli eğitimin gelişmesi için büyük fırsat yaratmıştı.Köy Enstitüleri o zaman kuruldu, gelişti....Bir anda üç üniversitemiz oldu...Devlet Konservatuarı ilk mezunlarını verdi.opera faaliyete geçti.

Gerçekten bir şeyi bulmak istemek, o işle sürekli, inatla uğraşmak, başka bir işle uğraşmadan onu sonuca götürmek...

Ben de ilk defa bir resim sergisinde muhafızlık yaptım.Bunun da büyük faydasını gördüm.Çünkü bir gün boyunca resimleri izlerseniz, hangisini neden sevdiğinizi daha iyi anlıyorsunuz.

Babam: "Meyus olma" dedi
..babamın dediği doğruydu; böyle şeyler oluyor hayatta...Bunları gereğinden fazla abartmamak lazım.Aksi takdirde insan devam edemez.

İnsanların fikirlerine saygı göstermek, bütün yaşamımca bağlı kaldığım bir ilke oldu.Beğensem de beğenmesem de, anlasam da anlamasam da fikirlere saygı göstermek ve korumak...

Babam olsun, Atatürk olsun, onlar başka bir ortamdan geliyor...Gençliklerinden itibaren iki şey görmüşler:
Biri,Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Avrupayla boy ölçüştüğü güçlü dönemleri..Öbürü ise içinde bulundukları zayıf ortam...çaresizlik, yanlış işler, çeşitli kusurlar...
Asker oldukları için bence onları en çok etkileyen şey, daha güçlü olma meselesi...İşte orada bilimi, teknolojiyi görmüşler. Bence Atatürk'ün "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" demesi de oradan kaynaklanıyor.

Kenan Evren anılarında "Sağda iki, solda bir partiye izin vericektik..."dedi.Evet akıllarındaki oydu, Sunalp'in partisi iktidari muhalefette de bir sol parti.

Büyük topluluklarca karşılandığımız birçok yerde kaybettik.Sonradan anladım ki, bir şehrin seçmen kitlesi, ortaya çıkan insanlardan çok daha fazla...

Özal seçimi kazanmak için ustaca işler yapıyordu.mesela gecekondulara tapu verme işini çıkardı. Tapu tahsis belgesi diye bir şey çıkardı.Başvurana hemen belgesi veriliyordu.

Tabii Özal'ı ve politikalarını eleştirdim.
"Çoğunluğu düşünmeyen, sadece para esasına dayanan bir politika üretiyor.Parası olana daha çok para sahibi oluyor ama halk bundan zarar görüyor.Üretimi artırmıyor" dedim

Deneyim eksikliği, girişim cesaretini artırır

Deniz Baykal...Genel Başkan olmak istiyordu.CHP'den gelen bir hizipti bu....Partiye egemen olmaya çalışıyorlar.Her seçimde,illerde, ilçelerde veya partinin seçeceği herhangi bir görevde hemen aday gösteriyor ve o adayı seçiyorlar...Tabii bu tuhaf bir şey...o çekirdek, sonunda partiye egemen olsa da karakterini değiştirmiyor, kendi grubundan başkasına olanak vermiyor.O bakımdan bir hastalık bu

Hizip:Geniş bir grubun içinde bulunmakla beraber, grubun amaçları ile yer yer çelişen amaçlar taşıyan, grubun genelinin onaylamadığı davranışlarda bulunan alt grup.

Gerekeni yaptık ama mesele kapanmadı.Nedense iş aleyhimize döndü.Sosyal demokrat partilerin böyle bir kaderi var...Herhalde sosyal demokrat partiler erdemli olma iddiasındalar.Ama ötekilerin öyle bir derdi yok.

Sürekli olarak bir irtica tehdidi...Çünkü Kuran'ın kendisi yönetime de karışıyor.Dolayısıyla istediğiniz kadar "Karışmayın" deyin, inanan birisi "Kitap öyle demiyor" diyor.Ona bir yorum getirinceye ve o yorumu kabul ettirinceye kadar o tehlike her zaman olacaktır.

Din istismarcıları, ölüm korkusundan büyük destek sağlıyor....Onun için ölüm korkusuyla baş edebilecek güçlü bir yönetime ihtiyaç var.

12 Eylül'de Milli Güvenlik Konseyi, bir yasa çıkartarak Kürtçe konuşmayı engelledi...Bu saçma bir yasaktı....Bu karara kadar Kürtçe serbestti.Ama Türkçe öğrenmişlerdi...

Aynı ülkede yaşarken birbirimizin doğuştan gelen farklılıklarına saygı göstermeliyiz.
Herkes birinci sınıf vatandaştır, kimse bu ülkede doğduğuna pişman olmamalı.

İnsan gençken ruhun canlılığı, yeni fikirler üretmesi sayesinde ölüm korkusuyla baş ediyor.

Bundan sonra yapılacak şey belli...Üniversitelerde, araştırma kurumlarında, araştırma yapmaya ağırlık vereceksiniz....Ve öğretim üyelerine fırsat vereceksiniz, zaman vereceksiniz, para vereceksiniz...

Demokrasinin her zaman en iyi insanları göreve getirmemek gibi bir zorluğu var, ama bunlar da aşılabiliyor zamanla....Buna karşılık demokratik düzenin, büyük çoğunluğun eksikliğini görmek gibi bir gücü var.tehlike anlarında herkesi bir araya getirmek gibi bir kuvveti de var....demokrasi içinde birisinin hatasını başkası düzeltebiliyor.

2 Haziran 2018 Cumartesi

Yeraltından Notlar

...aklı başında bir insan en çok neden söz eder, zevk duyar, biliyor musunuz?
Cevap: kendinden.

...Hastalıklarıyla övünüyorlar,belki en çok da ben.

İnsan her zaman, her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever.Kendi çıkarının tersini yapmayı bile isteyebilir...Hem, insan için mantıklı çıkarların gerekli olduğunu nereden çıkarmışlar bütün o bilge kişiler? İnsan için gerekli olan yalnızca özgür, gene de özgür iradesidir.

Ancak kendisine öğretileni bilir akıl.

...mantıksızlık ahlaksızlığın bir sonucudur.

iki kere iki dört yaşamın değil, ölümün başlangıcıdır baylar.

insan aradığını bulduktan sonra nereye gidecek? ...amacına doğru yürümeyi sever, ama ona varmayı hiç istemez.

Peki ama nasıl oluyor da siz, insan için yalnızca normal, olumlu olanın..yalnızca refahın, mutluluğun yararlı olduğunu kendinize büyük bir güvenle inanabiliyorsunuz?..Öyle ya belki yalnızca mutluluğu sevmiyordur insan? Belki aynı ölçüde acı yı da seviyordur? Ayrıca, insan kimi zaman acıyı çok, tutkuyla varan bir sevgiyle arzular.Gerçektir bu...Benim kişisel düşünceme gelince, yalnızca mutluluğu, esenliği sevmek çirkindir bile.İyi midir kötü müdür bilmem, ama bazen bir şeyleri kırıp dökmek de çok hoştur...Benim savunduğum kendi kaprisimden, gerektiğinde kapris yapabilme hakkımın garanti olmasından yanayım ben...Bu arada ben insanın gerçek acıdan, yani yıkım ve kargaşadan asla uzak durmayacağından eminim.

Yaşamanın amacı yalnızca ıslanmamak ise, haklısınız.

Çağımızın kafası çalışan, aydın her insanı ödlek ve köle olmak zorundadır.

Tanrısal bir sırdır sevgi ve ne olmuş olursa olsun, yabancı gözlerden sakınılmalıdır.

"Liza, iyi biri...olmama..izin vermiyorlar"

İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız.

F.Dostoyevski

5 Mayıs 2018 Cumartesi

1984

İki dakika nefretin en korkunç yanı, insanın katılmak zorunda olması değil, katılmaktan kendini alamamasıydı.

Parti sloganında ne deniyordu: Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan geçmişi de tutar.

Yenisöylem'in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun?

Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir.Bağlılık bilinçsizliktir.

Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

...Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır.
...Savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.

Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.

Eşitliğin olduğu yerde akıl ağır basabilirdi.

Çünkü engizisyon, düşmanlarını meydanlarda, hem de hala nedamet getirmedikleri için öldürdü...İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçmedikleri için öldürüyorlardı.İster istemez, tüm onur kurbanın, tüm utanç da onu diri diri yakan Engizisyoncu'nun oluyordu.

Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne.

Bir kez teslim olmayagör, gerisi kendiliğinden geliyordu.Hani,çok güçlü bir akıntıya karşı yüzmeye çalışırken birden vazgeçip kendini akıntıya bırakırsın ya, öyle bir şeydi işte.

George Orwell