adsense

8 Temmuz 2016 Cuma

Umut Mekanları

David W. Harvey FBA (born 31 October 1935) is the Distinguished Professor of anthropology and geography at the Graduate Center of the City University of New York

Spaces of Hope(Umut Mekanları) (2000) has an utopian theme and indulges in speculative thinking about how an alternative world might look.

Ana sorun kapitalist sanayi ve metalaştırma sürecinin işçi nüfusunu homojen kılcağı varsayımında yatmaktadır.Bunun bir anlamda doğru olduğu kuşkusuzdur ama burada yeterince önemsenmeyen olgu, kapitalizmin aynı zamanda, kadim kültürel farkları, cinsiyet ilişkilerini,etnik eğilimleri ve dini inançları kullanarak işçiler arasında farklılık yaratabilmesidir.Bunu sadece açık bir burjuva stratejisi olan böl ve yönet kuralı aracalığıyla değil, aynı zamanda tüketim seçeneklerini grup farklılıklarına dönüştürecek mekanizmalar yaratarak yapar...Sınıf mücadelesi, coğrafi olarak bölünmüş bir dizi komüniter çıkar olarak kolayca çözülür ve burjuva güçleri tarafından kolayca iç edilir veya neoliberal piyasa mekanizmalarının güdümüyle sömürülür hale getirilir.

Sınıflar arası eşitsizlikler konusunda Birleşmiş Milletler Kalkınma Raporu(1996) şöyle yazar:"1960-91 arasında en zenginlerin küresel gelir içindeki payı %70'ten %85'e çıkmış, en yoksulların payı ise %2,3'ten %1,4,e düşmüştür." 1991'e gelindiğinde "dünya nüfusunun %85'ten fazlası toplam gelirin sadece %15'ini elde ediyordu."

John Gray(1998) "küresel serbest piyasa ütopyası insani açıdan henüz komünizm kadar bedel ödettirmediyse de, yol açtığı acılar açısından bir süre sonra komünizmle boy ölçüşecek duruma gelebilir."

Neoliberalizm bize "insanlık yerine borsa değer endekslerini, onur yerine sefaletin küreselleşmesini, umut yerine boşluk, yaşam yerine terör enternasyoneli" sunar.

Anti-kapitalist mücadelede "hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için" sloganı, siyasal eylem açısından hayati önem taşımaya devam etmektedir.

Sosyalist dava, eşitliğin koşulunu yaratmak olduğu kadar, o tatsız homojenlikten kurtulmak olmalıdır kuşkusuz...Toplumun nasıl işleyeceği,toplumsal ilişkilerin nasıl tasarlanacağı ve insan potansiyelinin nasıl gerçekleşeceği hakkında alternatif bir vizyon olan sosyalizmin kendiside bu noktada kavramsal çalışmanın odağı olur.

Marx'ın dediği gibi:
"Emekçinin edindiği hoşnutluk artmış olsa da, parasının yettiği toplumsal tatmin düzeyi kapitalistin artan hoşnutluğuna kıyasla düşmüştür.İhtiyaç ve hazlarımızın kaynağı toplumdur; dolayısıyla bunları topluma göre ölçeriz, tatmin sağlayan nesnelere göre değil.İhtiyaç ve hazlar toplumsal olduklarına göre, görelidirler."

Siyasal düşünce ve olasılıklar anlamında çok zengin olan kişi, birey, benlik ve kimlik gibi kavramlar, bedensel indirgemeciliğin külleri arasından anka kuşu gibi havalanarak, siyasal eyleme rehber olacak kavramlar göğünde yerlerini alırlar.Marx değişken sermaye kavramının cansız edilgenliğini "yaşayan emek" kavramıyla veya daha geniş terimlerle , kapitalist birikim sürecine kendi gömülmüşlüğünün tarihi ve coğrafi koşullarını yeniden tanımlamak için mücadele veren "kendi için sınıf" ile kıyasladığında aklında bu vardı.

Marx:
"Özgürlük alanı, zorunluluk ve dünyevi kaygılarla belirlenen emeğin son bulduğu noktada başlar; dolayısıyla özgürlük , doğası gereği, var olan maddi üretim alanının ötesindedir.İlkel insan ihtiyaçlarını karşılamak, yaşamını devam ettirip yeniden üretmek için Doğa ile nasıl boğuşmak durumundaysa, medeni insan da tüm toplumsal oluşumlar ve her türlü üretim tarzı içinde aynı durumdadır.İnsanlık geliştikçe, ihtiyaçlarındaki artış sonucu fiziksel zorunluluklar dünyası da genişler, ama aynı zamanda bu ihtiyaçları karşılayan üretim araçları da artar.Bu alanda özgürlüğü getirebilecek tek şey, toplumsallaşmış insanların,yani üretenlerin birleşip Doğa'yla olan etkileşimlerini akılcı yollarla çözmeleri, Doğa'nın amaçsız güçleri tarafından yönetilmek yerine onu toplu kontrolleri altına almaları ve bunu insan doğasına en yakışır koşullarda, en az enerjiyi harcayarak başarmalarıdır...İşgününün kısalmalı bunun temel ön koşuludur."

"Ütopyanın dahil olmadığı bir dünya haritası göz atmaya bile değmez" Oscar Wilde

...burjuvazinin toplumsal sorunlara önerdiği tek çözümün, sorunları bir yerden bir yere nakletmek olduğu tespitiyle tam bir uyum içinde.

Unger'in ifade ettiği gibi "gerçekleşmesi imkansız gibi görünen düşler ile umurumuzda olmayan gidişat arasında bölünmüş" gibiyiz.Seçeneklerimiz gercekten de "Düşler Fabrikası" ile hiçlik arasına mı sıkıştı?

Robert Park:
"Zira kent ve kentsel ortam,insanın içinde bulunduğu dünyayı kendi arzuladığı şekle sokma çabasının en tutarlı ve genel anlamda en başarılı anını temsil eder.Ama insanın yarattığı dünya olan kent, bundan böyle yaşamaya mahkum olduğu dünyadır.Dolayımlı olarak ve üstlendiği işin doğasını tam anlamaksızın insan, şehri inşa ederken kendini de yeniden inşa etmiştir."

Eşit olmayanların eşit muameleye tabi tutulması kadar eşitlikten uzak bir şey yoktur.

Piyasanın serbestliği ancak kanunlar, otorite, güç ve en uç durumlarda şiddetle temin edilebilir.Devlet iktidarı genelde şiddet araçlarının tekeli olarak anlaşıldığı için, serbest piyasa işleyebilmek için devlet ve türdeş kurumlara ihtiyaç duyar.

Margaret Thatcher,İngiltere'de serbest piyasa felsefesini ancak devlet gücünü acımasızca kullanarak(örneğin grevleri bastırmak için polis şiddeti, akademik araştırmaların sıkı gözetim altına alınması) ve milliyetçi duygulara hitap ederek gerçekleştirdi.

Rekabetçi kapitalizm gibi görünen bir yüzey cilasının altında, zorla empoze edilen derin bir işbirliği ve ittifak katmanı bulunur o halde...

Eğer kapitalizm tüm repertuarı harekete geçirmeden ayakta kalamıyorsa, o halde sosyalizmin amacı bu temel repertuarda ki tüm öğelerin farklı bir biçimde nasıl birleştirilebileceğini bulmaktır....Örneğin rekabet asla yok edilemez.

Foucault'nun denemesinin temelinde "kaçış" teması vardır."Gemisiz medeniyetlerde hayaller kuruyup kalır, maceranın yerini ispiyonculuk, korsanların yerini polis alır."

Wilson'un biyolojik indirgemecilikten ziyade geleneksek hümanizm kokan ifadesine göre, "yakında kendi içimizin derinliklerine bakıp neye dönüşmeyi arzuladığımıza karar vermemiz gerekir."

...Oysa alternatifler konusunda herhangi bir sohbet gerçekleştirebileceksek, ortak bir dil veya en azından farklı diller arasında çeviriyi mümkün kılmanın yolunu bulmalıyız.Bu zeminin olmadığı yerde karar zeminini otorite, söylemsel şiddet ve hegemonik pratikler oluşturur...

George Perkins Marsh'ın 1864'te yayımladığı harikulade kitabı İnsan ve Doğa'da:
"...İnsanın işleyip biçimlendirdiği fiziksel devrimlerin hepsi insan çıkarlarına zararlı olmamıştır...Ama insan dünyasının kendisine tüketim için verilmediğine, hele har vurup harman savurmak için hiç verilmediğini, yalnızca yararlanmak için verildiğini çoktan unutmuştur...Fakat insan her gittiği yerde dengeleri bozan bir faildir.Nereye ayak bassa, doğanın uyumuna nifak sokar..."

Ütopik bir hareket olarak komüniterlik, bireysel menfaat arayışı ve "haklar söylemine" değil, yurttaşlığa ve kolektif özdeşleşme ve sorumluluklara öncelik verir.

...bir cemaatin yeniden yapılandırılması ve yeniden hayal edilmesinin ilerici olabilmesi için, daha genelleşmiş radikal ve asi bir siyasete yolun bir yerinde bağlanması gerekir.Bu da nasıl tanımlanırsa tanımlansın, radikal bir projenin varlığını gerektirir.

Diyalektik ütopyacılık, uzun dönemli ve sürekli kılınacak tarihi-coğrafi devrim perspektifini gerektirir.

Marx ve Keynes'in ikiside sistemi iten ya da yeni yönlere ve uzamlara çeken gücün, spekülatif tutku ve beklentileri olduğunu anlamışlardı.

Ölüm yoğun bir üzüntü ve anma anı olarak, ruhun kökenlerine ebediyen döndüğü an olarak, bir yaşam boyunca başarılmış herşeyin bir sonraki kuşağa aktarıldığı an olarak görülür.

...İnsan doğasının gerçek doğası ne olabilir?

David Harvey

1 Temmuz 2016 Cuma

Köy Enstitüleri Dünyasından Hasan Ali Yücel'e Mektuplar

İsmail Hakkı Tonguç 2.9.1959 (Hasan Ali'ye mektubundan)

(Köy Enstitülerinin kapatılmasının ardından Anadolu'daki değişmeyi anlatır mektubunda)
"...Kısacası fabrika, liman, baraj yapmışız.Gelgelelim onlara hareket, can verecek zihniyeti, böyle bir zihniyete sahip dinamik, tabiatla çarpışmaktan zevk alan sosyal problemleri çözümlemeyi ülke edinen insanları yetiştirmemişiz...Kalkınma deyimiyle anlaşılmaya çalışılan işler yapılırken milli eğitim alanında bunlara tamamen zıt bir politika gütmüşüz..."

Gece yarısına kadar süren bu konuşmalardan sonra köylüler dağıldılar, öğretmenle baş başa kaldık, dertleştik.

"Hocam!Evimi, karımı, çocuklarımı gördünüz.Köylüleri dinlediniz.Şimdi size içimi dökeceğim, diyerek söze başladı:
-Bizi niye köylerden toplayıp okuttunuz? Bıraksaydınız çoban olarak kalsaydık.Yücel'in nesine gerekti köy çocuklarını adam etmeye çalışmak.Başka aydınların yaptıkları gibi vursaydı belimize tekmeyi, kursaydı apartmanları sıra sıra...Bizleri kanatları altına almaya çalışacağına yumruğunu tepemize indirse nerelere yükselmez..."


26 Haziran 2016 Pazar

Büyük Aydınlanmacı Öğretmenim Hasan Ali Yücel

"Gördük nasıl yermiş Hasanoğlan
Nasıl belli değilmiş satan satılan
Nasıl yeşerirmiş insan
Ve nasıl biçilirmiş"
Sabahattin Eyuboğlu

Atatürk'ü tanıdım gezisinde evinde
Köşe konuşmasında açıktan söylevinde
Nasıl işliyor gördüm yüreğiyle kafası
Boş yere denilmedi ona Türk'ün atası
Onunla aydınlandı Türk'ün tarihi dili
Nereye dokunduysa nur oldu nurdan eli
....
Hasan Ali Yücel

Kalktı.Elimi sıkarak, "Kızlar, ah bu köy kızları! Keşke enstitülere daha çok kız alabilseydik" dedi. "Asıl okumaları, kurtarılmaları gereken onlar çünkü."

Çok partili yaşama geçiş, en çok onu, bakanken yaptığı işleri vurmuştu.Cumhuriyet'in kazanımlarını yok etmek için geçiliyordu sanki demokrasiye...Hoş, geçilene demokrasi denebilir miydi zaten?Amerikayla yapılan ikili antlaşmaların ardından, soğuk savaş ortamında,Marshall yardımı destekli bi karşı devrimdi başlayan.

"Ne için yaşadığımızı bilmek.Fikirlerin en gücü. Başı ve sonu. İşte ülkü budur. Gerçek sevgi budur. İyi yaşayarak, yaşamımızın amacını iyi bilerek ve ona yaklaşmanın saadetini duyarak, kaderimizin bizi getireceği an’a, güleryüzle, gözümüz arkada kalmaksızın varmak… Hayatı vazifen bittiği anda bitirmek. Ne aldanmak ne aldatmak; ne avunmak ne avutmak. Gözüpek, yüreği yumuşak olmak. Doğruyu kuşun ötmesi gibi sıkıntısız söyleyebilmek… Tabiatın yok ettiği anda. Cemiyetteki varlığının en yükseğine varmak, inanmayanları inandırmak… Küsmeden kızmadan sapıkları yola getirmek; uyuyanları uyandırmak. İğrenmeden kirleri temizlemek..Büyükleri saymak, küçükleri sevmek.."Hasan Ali Yücel

 Düşünmenin, özgürleşmenin yollarını açacaktı öğretmen.Onların emekleriyle kökleşip boy atacaktı devrimler."Önce öğretmen" diyordu Cumhuriyet eğitimi...

"Aydınlanma, insanın, kendi suçuyla düşmüş olduğu ergin olamayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayış durumundan kurtulması demektir."E. Kant

Aristo,Atina dolayında Lykeon tapınağı yakınında İÖ 355'te kurduğu okula,Lise adını vermişti.Bu sözcük,Tanrı Apollon'un adlarından da biridir.Aristo, okuluna 'Lise' derken, bilimsel öğretilecek yerin dinsel öğreti yandaşlarından, kurtlardan korunmasını amaçlamaktaydı.

"...İnsanı, kendinden daha iyi, kimse anlayamaz.Kendini anlamak için en tehlikesiz yol da bilme, öğrenme, bilip öğrenilen şeyleri bir araya getirerek bir sistemin içine koyma ve toplu düşünmeye alışma ile olur.
Önce kendisi için okumayan, okuduğunu bir hayat, bir zevk yapamayan; hiç kimse için faydalı bir zeka olamaz" Hasan Ali Yücel

Cumhurbaşkanı İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığına ivme kazandırmaktadır.

"Çocuklarım:
...Biz nasıl size inandık,sizleri bu kutsal çatının altında topladıksa, sizde okutacağınız köylü yavrulara tıpkı bizim size inandığımız gibi inanacaksınız...Köylere dağılıp öğretmen olduğunuz zaman, benim bu sözümü her vakit hatırlayınız:Türk'e inanmayan Türk değildir."Hasan Ali Yücel

'Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür,bağımsız,ünlü ve yüce bir toplum olarak yaşatır ya da tutsaklığa, yoksulluğa sürükler.'M. Kemal Atatürk

'Bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun ana öğesi köylüdür.Bu köylüdür ki, bugüne kadar eğitimden yoksun bırakılmıştır. İzleyeceğimiz eğitim politikası, köylünün cehaletten kurtarılması olacaktır. Bir yandan cahilliği yenmeye çalışırken, bir yandan da çocuklarımızı toplumsal ve ekonomik yaşamlarında verimli, başarılı kılabilmek için gerekli bilgi ve becerileri iş içinde, iş vasıtasıyla vermek, eğitim yöntemimizin temelini oluşturmalıdır. Eğitim, toplumun gereksinimlerine, çağın gereklerine uygun olmalıdır.'M. Kemal Atatürk

İlköğretimin gerçekleştirilmesi, köylünün kalkınması, Cumhuriyet'in başsorunu oluyordu; 40000 köyden 35000' okulsuzdu.

10 Haziran 1935'te Saffet Arıkan Kültür Bakanlığı'na getirildi.

Saffet Arıkan, Kurtuluş Ordusu kurmaylarındandır.Kurtuluş Savaşı yapan halkın eğitim eşitliği hakkında çığır açan, katkıda bulunan uygulatıcı bir kurmaydır. Yol açıcılığı, rutine kıracak çalışma arkadaşı seçiciliği, en önemli niteliğidir.Türk insanının eğitimle gelişeceğine inanır.Bu değişme ve gelişmeyi sadece para ve maddi refah çizgisinde görmez; köyü, köy çocuğunu üretici, yaratıcı düzeye kavuşturmak için, bilinçle, savaşçılığa ulaştırmaya yönelir.

Arıkan, İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirerek eğitimde kurtuluş savaşını başlatmıştır.

"Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi mihaniki surette köy kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köy insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar etmesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir" İsmail Hakkı Tonguç
"Arkadaşlar bu kanunla bizim yaptığımız şey bir kopya değildir. Fakat indi,uydurma birşey de değildir...Bunları kendi ülkemizin var olan gerçeğine ve toplumsal olgusuna uyarak yapmış bulunuyoruz. Bu bizimdir kimseden almadık. Başkaları bizden alsınlar."Hasan Ali Yücel

Her enstitü bir bölge kurumudur, üç, dört ilden oluşan bir eğitim kesimi vardır.Öğrenci sayısı 800-1000 dolayındadır.Eğitim süreklidir.Sırayla, 45 günlük izinler uygulanır kümelere...Çalışma süresine göre izlencenin yüzde 50'si kültür derslerine, yüzde 25'i tarıma,yüzde 25'i de teknik dersler ayrılır.

"Köy Enstitülerinin iç yapılarında öğrencilerin kendi kendilerini yönetmeleri ilkesine dayanan bir gelişme sağlanacaktır.Onun için bu kurumları her türlü kişisel ve indi yönetim biçimlerinden kurtarmak, enstitülerde görevli tüm öğretmenlerin başlıca amacı olmalıdır..."İsmail Hakkı Tonguç

İş, insanın niteliğinin temel öğesidir.İş, insanı yaratan, onu kuvvetlendiren, onu geliştiren, kısacası onu insan yapan öğedir.İş, insanın hem miyarı, hem mimarıdır...Birlikte iş görme geleneği, imece, bir eğitim yöntemi olarak uygulanmıştı enstitülerde.

Öğretmen yetiştirmede 110 yılda ulaşılan sayı aşılmıştı(600'den 20,000'e ulaşıldı).Okul sayısı 5,000'den 17,000'e, öğrenci sayısı 380,000'den 1.5 milyona çıktı;600 sağlıkçı,9,000 eğitmen yetiştirildi.

Köy enstitüleri, 2. Dünya Savaşı sonunda dış baskılarla çok partili yaşama geçilirken; Cumhuriyet döneminden zarar görenlerce, devrimlere karşı olanlarca, toprak yasasına karşı çıkanlarca, seçim sonrasında mecliste egemen olan chp'nin sağ kanadınca komunist yuvaları olarak nitelendirildi.

Uğur Mumcu'ya göre Türk toplumu, iki büyük ve başarılı sivil örgütlenme gercekleştirmiştir.Biri Kuvayi Milliye, ikincisi toplumsal kurtuluşu gerçekleştirecek olan Köy Enstitüleri.İdeolojide tam bağımsızlık, eğitimde köy enstitüleri.

17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri Yasası çıkartıldı....Oturuma katılmayan 148 üye arasında Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü, Yahya Kemal gibi ünlü adlar vardı.

1944'te enstitüleri bitirenler, işlikli, derslikli, uygulama bahçeli, toprağı olan okullarda göreve başladılar.Ama Ceyhun Atuf Kansu'nun dediği gibi: "onların ilkesi emek"ti. Önlerinde ise emeğe düzenlenmemiş, çoğu kez emeği sömürerek rahata kavuşmuş, ortaçağ artığı bir düzen duruyordu. Nelerle savaşmak zorunda kalacakları açıktı.

İsmail Hakkı Tonguç'un o yıllarda çok partili yönetimi geçiş üstüne düşünceleri şöyledir:
"Halkın tümünün eğitim hakkına kavuşturulamadığı ortamda, işçiler örgütlenip grevli toplu sözleşmeli haklarını alıp sendikalarını kuramamışsa toprak reformu gerçekleştirilerek feodal ilişkiler kırılamamışsa o halkın önüne konacak sandıklardan çıkacak sonuç, demokrasi değildir. Kağıt demokrasisi, parmak basma demokrasisi denir ona; Amerika bunu gerçekleştirmek istiyor. Bizde yapılmak istenen bu..."

Seçimler yapıldı, Demokrat parti alanlarda;
"Köylülere imece yoluyla okul yaptırmak zulumdur."
"Köy Enstitüleri ahlaksızlık, komünistlik yuvalarıdır"
"Halk, cenaze namazı kıldıracak imam bulamıyor, savaş yıllarında camiler depo olarak kullanıldı...Dinimiz unutturuldu..." propagandalarıyla seçime gitti.

Hasanoğlu köyü muhtarı "Ne iki partisi yahu, öküz pislemiş kağnı tekeri ortasından geçmiş, ikiside aynı tezek".

Büyük romancımız Yaşar Kemal'e göre Türk toplumunun 20. yüzyılda övünebileceği 3 şey vardı: Atatürk'ün gerçekleştirdiği özüne dönüş ve bağımsızlık politikası; Hakkı Tonguç'un gerçekleştirdiği demokratik eğitim,Nazım Hikmet'in getirdiği insancıl, ulusal şiir...

Çamlıbel'de bir gül açsa
Uykuları kaçar Bolu Beyi'nin
Çünkü kırmızıdır gül
Halkın ve toprağın uyanışına benzer
Bir değil bin gül açıyordu Anadolu'da
Ekmeği ikiye bölsen
Aydınlık sesi duyuluyordu halkın
Köyleri tutmuştu aşkın ve terin hünerleri
Bir oldular da Bolu Beyi'yle
Kapattılar enstitüleri...
(Nadir Nadi'den Hasan Ali Yücel'e)

"O birşeyden kuşkulanıyor:Yobazdan..yani dini eline geçiren cahilden.Aslında ne dinin devrimlerden, ne devrimin dinden kaygısı yok.Din, insanın kalbini tanrısına istediği gibi bağlayabilmesi için hürriyete muhtaç; devrim, atlamalarını yapabilmek ve ilerlemek için aynı kaynaktan kuvvet almak zorunda...."Hasan Ali Yücel

"Bir kişinin atacağı dev adımlardan çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu Yücel."Sabahattin Eyüboğlu

21 Haziran 2016 Salı

Hasanoğlan Hatırası - Bir Köy Enstitülünün Kaleminden ve Objektifinden

"Babama göre köylere bilgili liderler gelecek, kalkınma köylerden başlayacaktı.Teknik tarım, makineli tarım, hayvancılık, meyvecilik, hayvana ve tarıma dönük sanayileşme yayıldıkça göç duracaktı.Okuduğunu anlayan, özümseyen, düşüncelerini anlatabilen, güvenilir kişiliği ve bilgisi ve doğru kararları ile bulunduğu yerde aranılan, sorulan liderler yetişecekti...."
Duru Güneri

Kurtuluş Savaşı sonrası halkın %80'i köylerde yaşıyor ve nüfusun ancak yüzde %5'nin okuma yazması buluuyordu.

Köy enstitüleri, modern ulus inşa sürecinin bir parçası olarak kurulmuştur.Salt okuma yazma bilmek olayları yorumlamaya, çözümlemeye ve sonuç çıkarmaya yetmiyor, bu şekilde varılan sonuçlar dedikodu ve hurafe düzeyini aşmıyordu.Hedef, dedikodunun yerini bilgiye dayanan ve akla vurulmuş yorumların almasıydı.Enstitülerden beklenen sadece branş öğretmenleri yetiştirmek değil, bu eksikliği gidermekti.Ne var ki okur yazarlık oranının son derece düşük olduğu bu yıllarda köy enstitüleri ne Meclis'e ne de Anadolu köylüsüne tam anlatılabilmiştir.

"İş içinde, iş aracılığıyla, iş için" ilkesiyle diğer okullardan ayrılan köy enstitüleri modeli, daha sonra UNESCO tarafından 'bütün gelişmekte olan ülkelere örnek olacak bir eğitim sistemi" olarak nitelendirilecektir.

Enstitüler, yetiştirecekleri eğiticileri, görev yapacakları bölgenin önderleri olarak hazırlamak üzere tasarlanmıştır.O zaman ülke nüfusunun yüzde 75'ten fazlasını oluşturan köylü nüfusu eğitilecek, köy kalkınacak ve sanayileşme için insanı ve maddi zemin hazırlanacaktı.Bilinmediği için ustası bulunmayan demircilik, dülgerlik,arıcılık, çiftçilik,terzilik, fenni ziraatçılık ve aşçılık köy çocuklarına öğretilecekti.En büyük fayda, enstitülerin bulundukları bölgelerde kalkınma gayretinin başlaması idi.Ders programlarında sadece teknik dersler ve tarım değil kültür, sanat ve edebiyat da yer alıyordu.Mevcut durağan eğitim düzeninin yerine uygulama ağırlıklı bir sistem kurulmuştu.Yirmi bir enstitüde birikecek bilgi ve kültür dağarcığı, suya atılan bir taşın yaydığı halkalar gibi, bütün ülkeye yayılacaktı.

'Tanrı insanların evlerini başlarına yıkmak istedi mi,fitne sokar aralarına' Eflatun,Devlet

İnönü 1 Kasım 1945'te TBMM açılış konuşmasında "..Demokratik karakter bütün cumhuriyet devrinde ilke olarak muhafaza olunmuştur.Bizim tek eksiğimiz, hükumet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır.Ülkenin ihtiyaçlarını sevkiyle hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde, başka siyasi partilerinde kurulması mümkün olucaktır."

İsmail Hakkı Tonguç...Enstitü sisteminin gelişmesinde Yücel'in en büyük yardımcısı olur.

1946 seçimleri yaklaşırken köy enstitülerine karşı Meclis'teki en büyük muhalefet büyük toprak sahiplerinden gelir.Bu kişiler, enstitülerde yetişecek öğretmenlerin,topraksız köylünün haklarını daha fazla koruyacaklarını düşünmekte ve toprak ağalığının sona erebileceğinden endişelenmektedirler.Buna ek olarak kız ve erkek öğrencilerin aynı yerde eğitim görmeleri, okullardaki demokrasi anlayışı da karşı propagandanın en yoğun kullanıldığı argümanlar arasındadır.

İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığından ayrılıp yerine Reşat Şemsettin Sirer'in getirilmesinden sonra 1946'da görevinden ayrılacaktır.Tonguç bitmeyen enerjisiyle 11 yılda eğitim sisteminde dev adımlar atılmasını sağlamıştır.

Köy Enstitüleri 1940-1951 yılları arasında 18839 öğretmen,8675 eğitmen ve 1600 sağlık memuru yetiştirir.Enstitüler orta ve yüksek kısım mezunlarıyla tüm yurda taze güç verir.
1946 seçimlerinden sonra devletin tüm kadrolarında bir cadı avı başlar.Başbakan Recep Peker,  "Vatanı Türk devleti adına yıkıcı faaliyetlerden" temizlemektedir! O güne kadar muhalefette olan güçlerin iktidara gelmesiyle eski defterler tek tek açılır.



6 Haziran 2016 Pazartesi

Michelangelo ArtBook

  • Pieta
  • Davud
  • Merdivendeki Madonna
  • Kentaurosların Savaşı
  • Köleler
  • Musa
  • Adem'in Yaratılışı
  • Son Yargı
  • San Pietro'nun kubbesi

30 Mayıs 2016 Pazartesi

ATATÜRK - Modern Türkiye'nin Kurucusu



Satırbaşları:

1893'te yapılan nüfus sayımına göre çevresiyle birlikte İstanbul'un nüfusu ancak 950 bin idi.İzmir'in merkezinde 210 bin, Bursa'da 120 bin, Selanik'te 105 bin kişi yaşıyordu.İstanbul'da müslümanlar toplam nüfusun ancak yarısını oluştururken,İzmir'de bu oran %38, Selanik'te is %28 idi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmekte olduğu çıplak gözle görülemiyordu.Ama o dönemde yaşamış olan ninelerinin, dedelerinin ve büyük büyük nine ve dedelerinin endişelenmek için bazı nedenleri vardı.On  dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Osmanlı ıslahatçısı bir gün İstanbul'un tıpkı Paris ya da Londra gibi düzenli ve zengin bir kent olacağını yazmış ve ama 'bu zevkleri bizler tadamayacağız...İşin doğrusu bizler herhalde odun, kömür satıp geçinmeye çalışırken ara sıra kafamızı kaldırıp üzgün gözlerle kente bakacağız' diye eklemişti. Müslüman Türklerin beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleriydi.

Annesi Zübeyde hanım, 'Mustafa daha küçükken giyimine çok düşkündü.Başkalarına karşı davranışları ve konuşması bir yetişkin gibiydi...Başı dimdik, elleri cebinde konuşması hepimizin dikkatini çekerdi.' diyecekti

Mustafa Kemal: 'Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki mefkure neyse onu görecek, o hedefe yuruyeceksin, herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye calışacaktır. İşte sen bunda mukavemetsiz olacaksın.Önüne namütenahi manialar yığacaklardır, kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telakki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine kani olarak bu maniaları aşacaksın.Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.'

Mustafa Kemal zaman zaman başkalarının dediklerini dinlerdi; sözlerine herkesten çok kulak verdiği kişi, Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp idi.Çağdaşlarının birçoğu gibi Gökalp de Fransız yazarlardan esinlenmiş ve en çok sosyolog Emile Burkheim'ın etkisinde kalarak dinin sosyal bütünleşmeyi sağladığı kavramını geliştirmişti....Başlangıçta İttihat ve Terakki'nin diğer üyeleri gibi ortak bir Osmanlı vatanseverliği savunuyordu.Ama kısa bir süre sonra, etnik kökenler yerine ortak kültür ve dile dayanan Batı kaynaklı bir Türk milliyetçiliğinin en önde gelen ideoloğu oldu.

Mustafa Kemal ingiliz gazeteciye şöyle diyecekti:'Ben Napolyon'u hiç sevmiyorum.Çünkü Napolyon herşeye kendi şahsını sokardı:Mücadelesi muayyen bir dava için değildi; kendi şahsı içindi.'

Gelibolu yarımadasının güney ucundaki Seddülbahir'de,Mehmet adlı bir çavuş, tüfeği kilitlenince elindeki taşla bir ingiliz denizcisine saldırarak ülke çapında ün kazandı.Mustafa Kemal bu olayın yayınlanmasına yardımcı olarak günümüze dek Türk askerleri için kullanılan 'Mehmetçik' adının doğmasını sağladı.

'Size ben taarruz etmiyorum, ölmeyi emrediyorum...'

'Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'

'En çok kuvvetli olmak demek ma'nen,ilmen,fennen, ahlaken kuvvetli olmak demektir.Askeri kuvvet en sonda gelir...'

25 Mayısta Samsun'dan ayrılırken...araba sık sık arızalanıp yolcular yaya olarak devam etmekte zorunlu kaldıkları zaman,Mustafa Kemal'in İsveçce orijinalinden uyarlanmış bir marşı yanındakilere öğretttiği söylenir.Marşın sözlerinin yalınlığı son derece çekiciydi:'Dağ başını duman almış,gümüş dere durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar.Sesimizi yer, gök,su dinlesin.Sert adımlarla her yer inlesin'.Bu sözler İstiklal Savaşında çarpışan genç subayların marşı oldu.

Batı Anadolu'nun diğer yörelerinde komutanlar,Yunan birliklerinin ilerlemesini durdurmak ya da taciz edebilmek için 'zeybek' ya da 'efe' adıyla tanınan yerel çete mensuplarıyla işbirliği yapmaya başlamışlardı.

Lenin, Karl Marks'ın öğretilerinden esinlenirken,Mustafa Kemal siyasi egemenliğin tek kaynağını halkın kendisi olarak kabul eden Fransız Devriminin temel ilkelerine dayanıyordu.

Namık Kemal'dan:
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini,
Yok imiş kurtaracak bahtı kare maderini!
Vatanın bağrına düşman dayasa da hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!

Mustafa Kemal'in yurttaşları içinde az bulunur bir niteliği vardı.Öncelikleri açık seçik kavrama yeteneğine sahip, olağanüstü bir örgütçüydü.

'Efendiler, biz hayat ve istiklal isteyen milletiz.Ve yalnız bunun için hayatımızı ibzal ederiz!'

'Türkiye'nin sahibi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür'

'Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir,fendir.İlmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir,cehalettir,dalalettir.'

Şeyh Sait özellikle Sünni Kürtler üzerinde etkiliydi;Sünni baskısından ıkmış olan Şii Kürtler ise Mustafa Kemal'in laik cumhuriyetini tutuyorlardı.

Ne var ki,İngiliz Hükumeti daha 1921 Aralığında;Irak'da İngiltere dışında kalan bölgede bir Kürt ayaklanması başlatmama kararı almıştı. Yine de Türklerin hak iddia ettikleri Musul bölgesine girmelerini engellemek için gerekli bir önlem olarak Kürt devrimcilerle teması kesmemeyi yeğlemişlerdi.

'Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi müdrik(olgun) ve mütefekkir(düşünceli) insanlardır.Yani onlara ahlakı öğretin ve bencil olmaktan vazgeçin.Onlar yüzlerini cihana göstersinler.Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler.Bunda korkulacak birşey yoktur....'

'Hükumeti ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar.Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir.İsteyen istediği gibi ibadet edebilir.Herkes kendi vicdanının sesini dinler.Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.'

Türkiye'nin sosyal tarihindeki en büyük kopukluk Ataturk'un reformlarıyla değil, daha önceden ülkenin çok uzun zamandır sanatkarlıklarına dayandığı Hristiyanların terk etmeleriyle ortaya çıkmıştı.'

'Rakı'nın en iyi mezesi güzel bir sohbettir.'

'Her şeye rağmen muhakkak br nura doğru yürümekteyiz.Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil bugunun karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramağa çalışan bir gençlik gördüğümdendir.'

...Menderes Hükümeti,onu destekleyenlerin maddi anlamda hemen iyileşme isteğini tatmin etmeye çalışırken,İnönü'nün ekonomide sağladığı dengeyi bozdu...Demokrat partinin iktidardan düşmesinin sebebi gericiliğe verilen ödünler değildi.Ekonomiyi altüst ettiği için desteğini yitirmişti...

...cumhuriyet'in kurulmasından sonra 1927'de ki ilk sayımda 13,6 milyon olan nufus 1940 yılında 17,.8 milyona yukseldi.Okuryazarlık oranı nüfusun onda birinden, beşte birine 2 kar arttı.Yeterli bir demiryolu şebekesi inşa edildi....Nüfus'un artmasına karşı , 1923 ile 1938 yılları arasında kişi başına yıllık gelir iki katına çıktı.
Ataturk döneminde sürdürülen politikalar tutucuydu, bütçe dengeliydi ve 1930 krizinden sonra dış ticaret de dengeye oturtulmuştu.İlerleme yurtiçindeki çabaların ürünüydü, çünkü Türkiye Ataturk'un sağlığında nerdeyse hiç dış yardım almadı...

Ataturk ardında bir diktatorluk değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı.

Ataturk bir sosyal devrimci olmadığı gibi, kesinlikle sosyalist de değildi.Politik devrimi biçimseldi.Buna karşılık, merkezi noktası laiklik olan kültür devrimi, özgün ve çok geniş kapsamlıydı.

Türk kadınları elde ettikleri hakları Ataturk'e borçludur.

Ataturk ile yurtiçinde kendisine muhalif olanlar arasında en temel fark, onun dış dünyadan korkmamasına karşın, ötekilerin korkmasıydı.Onun milliyetçiliği dışa dönükken,onlarınki içe dönüktü.Muhaliflerin aksine, halkının geri kalmışlığı ile yine halkının bunun üstesinden gelebilme yeteneğine olan tam inancını gerçekçi bir tespit içinde birleştirebiliyordu.


26 Mayıs 2016 Perşembe

Life’s Work: An Interview with Garry Kasparov

Garry Kasparov was the world’s top chess player for 20 years. Trained in the Soviet system, he’s become a mentor to younger players, an ardent promoter of the sport, and a vocal critic of corruption in both the World Chess Federation and the Russian government.

What can people in business learn from the best chess players?

In chess, soccer, baseball, business, politics—God forbid, war—we make decisions. Some are good, some not so good. The way to improve is to look back and analyze them. Many people think that if something worked yesterday and is still working today, it will work tomorrow. That’s wrong, because people on the losing side will come up with a new strategy. I stayed on top for 20 years because I knew that even if you win, there are things to learn. There’s no such thing as a perfect game. Not resting on your laurels is a very important lesson.

How do you analyze your opponents?

In chess, it’s easy. You look at their games in the same way you do your own: He does this, he does that, he likes this, he doesn’t like that. Even if two champions are roughly at the same level, there are certain positions where one feels more comfortable. So you use your opening strategy to push your opponent into uncomfortable territory.

What has helped you more—natural aptitude or practice and preparation?

Without natural aptitude, you wouldn’t go anywhere. But working hard is also part of talent. Always trying to be at the cutting edge of chess was important to me. I wanted not just to win the game or impress my opponent but also to make sure I was learning something.

How did your early rivalry with Anatoly Karpov help you?

To discover what you’re capable of, you need strong—or even better—opponents. It’s like an iron in the fire: When pressed at a very high temperature, it either breaks or turns into steel. The first match with Karpov wasn’t just long. I was trailing five to nil, so he needed only one game to finish me off. I survived, and eventually it was five to three. Karpov got really exhausted psychologically, so they stopped the match. I demonstrated to myself and to others that I had huge resources. I learned that everything was in my hands.

What advice do you give the people you coach?

There’s this conventional wisdom that it’s possible to give universal advice—a tip. But we’re all different. Your decision-making process is as unique as your fingerprints or your DNA. Something that works for you may be counterproductive for me. So you have to look inside. Some of us are more aggressive; some of us are more defensive. Some tennis players prefer to stay on the back line; some have a very powerful serve and rush the net. Both can be number one. You have to understand who you are, know what you’re capable of and what you’re not, and then try to construct a game—or a deal or a campaign—in which your superior qualities will be factors and your disadvantages will not be displayed. Remember that no matter how much time you spend in preparation, at the end of the day your key decisions will be made under time pressure, which means you’ll act on your gut feelings. If you’re defensive, you won’t be able to make an attacking move. At the climax you don’t go against your nature. So make sure to play your own game. The person who’s more skillful in creating the right environment will be triumphant.